Türkiye’de Isı Stresi: Her Bölge Farklı Şekilde Hissediyor
Yeni bir çalışma, Türkiye’de ısı stresinin bölgesel farklılıklarını ortaya koydu. Sıcaklıklar 35 dereceyi aştığında etkiler değişiyor.
Türkiye’de ısı stresi, coğrafi konuma bağlı olarak farklı şekillerde hissediliyor. Yapay zeka teknikleri kullanılarak gerçekleştirilen yeni bir çalışma, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ısı stresini etkileyen faktörlerin değişkenlik gösterdiğini ortaya koydu. Araştırmaya göre, Anadolu’nun iç kesimlerinde kurak hava, Karadeniz ve Marmara kıyılarında rüzgâr, Akdeniz kıyılarında ise güneşten yayılan ısı belirleyici faktörler arasında yer alıyor. Özellikle sıcaklık 35 dereceyi aştığında, rüzgârın serinletici etkisi de kayboluyor. Bu bulgular, yalnızca termometre değerlerine dayanan uyarıların yetersiz kalabileceğini gösteriyor ve korunma önlemlerinin bölgesel farklılıkları dikkate alması gerektiğini vurguluyor.
Yaz aylarının ortalarında, Güneydoğu Anadolu’da hava sıcaklıkları 40 dereceyi aşarken, İstanbul’da bu değer 30 derecenin altında kalabiliyor. Ancak insanların şikâyetleri genellikle termometre okumasından ziyade, nemin etkisiyle hissedilen sıcaklıkla ilgili oluyor.
Şanlıurfa’daki 38 derece ile Rize’deki 30 derece, hissedilen sıcaklık açısından birbirinden oldukça farklı. Aynı 35 derece sıcaklık, Ege sahilinde denizden esen meltemle daha katlanılabilirken, İç Anadolu’nun kuru sıcaklarında daha zorlayıcı hale geliyor.
Isının tehlikeli hale gelmesinde etkili olan faktörler neler? Bu sorunun yanıtı, Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi (ECMWF) verilerine dayanarak yapılan bir çalışmada arandı. Theoretical and Applied Climatology dergisinde yayımlanan bu çalışma, Türkiye’nin farklı bölgelerinde ısı stresinin ardındaki etmenleri haritalandırdı.
Çalışma, ısıyı tehlikeli hale getiren meteorolojik faktörlerin bölgeden bölgeye ve sıcaklığın şiddetine bağlı olarak değiştiğini ortaya koyuyor. Anadolu’nun iç kesimlerinde havanın kuruluğu, Karadeniz ve Marmara kıyılarında rüzgâr, Akdeniz kıyısında ise ışıma önemli rol oynuyor. Sıcaklık arttıkça, rüzgârın serinletici etkisi de azalıyor.
İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan yarı kurak bölgelerde, Türkiye’nin yaklaşık %70’ini etkileyen kurak hava, sıcaklıktan sonraki en önemli belirleyici faktör olarak öne çıkıyor. ‘Buhar basıncı açığı’ olarak bilinen bu etmen, kuru havanın nemi ne kadar hızlı çekebileceğini ölçüyor. Yüksek buhar basıncı açığı, nemli sıcaklıktan ziyade, kuru ve nemi çeken bir hava anlamına geliyor.
Hava sıcaklığı, cilt sıcaklığını – yaklaşık 35 dereceyi – aştığında, insan bedeni rüzgârla değil, neredeyse yalnızca terin buharlaşmasıyla serinleyebiliyor. Kuru hava, bu buharlaşmayı hızlandırırken, aşırı sıcaklarda bedenin ürettiği ısı, atabildiği ısıdan fazla olabiliyor. Dolayısıyla kuru sıcak, nemli sıcaktan daha zararsız değil, sadece bedeni farklı bir şekilde zorluyor.
Karadeniz kıyısı boyunca ve Marmara’ya doğru uzanan dar bir bölgede ise ikincil belirleyici faktör olarak rüzgâr ön plana çıkıyor. Nemin sürekli yüksek olduğu bu okyanusal iklimde, beden serinlemek için terin buharlaşmasından ziyade rüzgârın ısıyı üzerinden alıp gitmesine güveniyor. Pontik Dağları’nın iç yamacında ise harita, rüzgârdan kuru havaya geçiş yapıyor; bu dağların iklimi nasıl ikiye böldüğüne dair somut bir gösterge.
Akdeniz kıyılarında ise üçüncü bir etmen olarak uzun dalga ışıması ortaya çıkıyor. Bu, doğrudan güneş ışığı değil, ısınmış ve nemli havanın yaydığı görünmez ısıdır. Gölgeye geçmekle bu yükten kurtulmak mümkün değildir; çünkü bu ısı gölgede de, akşam saatlerinde de varlığını sürdürür. Açık gökyüzü, sıcak ve nemli alt atmosfer ile gün boyunca ısınan yüzeyler birleştiğinde, bedene ulaşan ışıma yükü artmaktadır.
Uzun dönem eğilimler de benzer bir durumu işaret ediyor. “Çok kuvvetli” ısı günleri Türkiye genelinde 1950’den bu yana yaklaşık iki katına çıkmış durumda. “Kuvvetli” ısı günlerindeki artış ise daha da belirgin. Isınma, sadece en uç günlerde değil, sıradan sıcak günlerde de kendini gösteriyor. Ekstrem günlerin artışı da gözlemleniyor, ancak bu günler nadir ve yıldan yıla değişkenlik gösterdiği için henüz istatistiksel anlamlılık taşımıyor.
Bu noktada, rekor sıcaklıkların görüldüğü tek bir yazın her şeyin sonu olmadığını, aynı şekilde serin bir yazın da sorun olmadığı anlamına gelmeyeceğini belirtmek önemlidir. İklim biliminde tekil olaylara değil, uzun yıllara yayılan eğilimlere bakılmaktadır.
Peki, bu durumda ne yapılmalı? Öncelikle, bu durum panik değil, hazırlık gerektiren bir tablo sunuyor. Türkiye’yi etkileyen sıcaklıklar, her bölgede aynı nedenlerle ortaya çıkmadığından, korunma yöntemleri de farklılık göstermelidir.
Erken uyarı sistemlerinde, yalnızca sıcaklık eşiğine dayanan uyarıların yetersiz kalabileceği göz önünde bulundurulmalı; nem açığı gibi değişkenlerin de dikkate alınması, özellikle iç kesimlerde riski daha iyi ayırt etmemizi sağlayabilir. Şehir planlamasında, rüzgâra duyarlı bölgelerde rüzgâr koridorlarının kapatılmaması önemlidir; sakin, rüzgârsız günler burada orantısız risk oluşturabilir. Halk sağlığı iletişiminde ise, “vantilatör her zaman serinletir” yanılgısının düzeltilmesi gerekiyor; yüksek sıcaklıklarda kuru rüzgârın yardımcı olmadığını, hatta zarar verebileceğini anlatmalıyız. Uyarlama planlarında ise, tek tip değil, bölgeye özgü stratejiler geliştirilmelidir. İç kesimlerde suya ve gölgeye dayalı serinletme, kıyılarda havalandırmayı ve ışıma yükünü azaltan çözümlere ihtiyaç vardır.
Gelecek yaz aylarında “bugün neden bu kadar bunaldık?” sorusunu daha sık soracağız. Ve bu sorunun yanıtı, her seferinde tek bir termometreye değil, o bölgedeki sıcaklığı etkileyen gerçek faktörlere bakmamızı gerektirecek.




